Picture of Muhammet Esiroğlu
Muhammet Esiroğlu

Siyasal İtirazın Sosyolojisi: İnşa Edilen Tepkisizlik Halleri

A+ A-

Siyaset en basit ifadeyle yönetme sanatı olarak tanımlanır. Burada öne çıkması gereken husus yönetilenin konumudur. Siyasetçi neyi yönetiyor? Toplumsal gerçekliğin ahengini sağlamayı mı amaçlıyor yoksa siyasi yapının muhafazasını güçlü kılmayı mı hedefliyor? Bu sorulara verilecek cevap aslında siyaset anlayışını da deşifre ediyor.

Siyaseti bir bütün olarak ele aldığımızda yönetenler ve yönetilenler bu bütünün birer parçası olurlar. Aralarındaki ilişki aslında bir paylaşımdan ibarettir, yani dikey bir hiyerarşiden bahsedemeyiz. Bundan dolayı siyasetin eylem alanında hem yönetenler hem de yönetilenler özne olmak zorundadır. Yönetilenler özne olmaktan vazgeçtiği andan itibaren siyaseten maruz kalmayı kabullenmiş demektir. Yöneten yönetilen arasındaki ilişki paylaşımı bu aşamadan itibaren değişmeye ve aralarında dikey bir hiyerarşi kurulmaya başlar. Bu haliyle yönetenler siyaseti, yönetilenlerin tepkisizlik kapasitesini genişletmekten ibaret görür. Toplumların idare edilebilir olma kabiliyeti, doğrudan doğruya sergiledikleri kolektif tepkinin düzeyi, şiddeti ve doğrultusuyla tayin edilir. Tepkisizliğin derinleştiği, sıradanlaştığı ve bir hayatta kalma refleksine dönüştüğü toplumsal zeminler, her türlü otoriterleşmeyi de beraberinde getirir.

Siyasetin patolojisi otoriterleşme temayülü ile başlar. Bu temayül sürekli kendini zinde tutmak ister. Bunun için toplumsal tepki sınırlarının daraltılması için eylem üretir. Bu eylem kendisine karşı gelebilecek itirazların yok edilmesi için toplumun zihinsel, psikolojik ve kültürel dokusunu etkilemeyi amaçlar. Bu durum sıradan bir eylemsizlik halini aşarak, toplumsal zihnin iğdiş edildiği ve eleştirel reflekslerin ortadan kalktığı toplumsal uyuşma seanslarına dönüşür. Aslında bu durum otoriterleşen siyasetin döngüsünü ifade eder. Tepkisizliğin güç temerküzünü beslemesi ve bu şekilde gelişen otoriterleşmiş siyasetin tepkiyi mümkün kılan kanalları daraltması. Birbirini besleyerek büyüyen bir patolojik durumdan bahsediyoruz.

İnsanların mevcuda dönük memnuniyetsizliğine rağmen onları tepkisizliğe götüren farklı hususları anlamak önemlidir. Bunlardan ilki farklı kesimlerin iletişim zemininin yok edilmesidir. Yani farklılıkların birbirlerini tamamlayan değil, çatışan birer unsur haline getirilmesidir. Çünkü burada devreye doğru ile yanlışın ters yüz edilmesi ve gücün cazibesinin doğurduğu menfaate dönük işbirliği vardır. Farklı görüşlerin kavramları kendi pencerelerinden yeniden tanımlamak istemesinin, hamasetin kavramsal muhtevaya sirayet etmesinin, farklı kesimlerdeki iletişim kanallarının kapatılmasının doğurduğu korku ikliminin zihinlerin idrak edebilme kapasitesini yok ettiği aşikâr. Böyle bir ortamda her kesim kendi doğrularının hayatiliğine inandığı için karşılaştığı haksızlık ve hukuksuzlukları tahlil edecek bilişsel araçlardan yoksun kalır. Eleştirel düşüncenin olmadığı yerde tepkinin doğmasını da elbette bekleyemeyiz.

Yine kötülüğün dışsallaştırılmasını da bu pencereden değerlendirebiliriz. İnsanların kendi dışındaki fikirleri düşmanlaştırması kendi eylemlerini aklamaya dönüktür. Siyasette olumsuzluklar ve kötülükler üretilmiş düşmanların üzerine bırakılır. Doğal olarak eylemlere yönelik içeriden bir tepkinin doğması engellenmiş olur. Bunun yanında gücün verdiği imkânların konforundan vazgeçmeyi göze alamayan kesimlerin aktif olarak tepkisizliği tercih ettiğini söyleyebiliriz. Aslında bu aktif tepkisizlik hali menfaat birlikteliğin ortaya çıkardığı bir durumdur. Kötünün görmezden gelinmesi ya da yok sayılması ona yönelik itirazın yükselmesini engelleyecektir.

Tepkisizliğin diğer bir sebebi özne veya nesnesine bakarak eylemlerin tanımlanmasıdır. Ne yaptığından ziyade kimin yaptığı, ne yapıldığından ziyade kime yapıldığı daha çok önemlidir. Böylece itirazın ahlaki temelleri yok edilirken özne veya nesne olarak eylemlerin muhatabı önem kazanıyor. Doğal olarak farklı kesimlerin eylemlere karşı gösterecekleri tepki bu muhataplık üzerinden belirleniyor. Bu durum itiraza konu eyleme karşı ahlaki zeminde tepkisizliği ortaya çıkarıyor.

Sonuç olarak; siyasal itirazın geri çekilmesi ve tepkisizliğin normalleşmesi, yönetilenlerin özne olma iddiasını bırakarak dikey bir tahakküm ilişkisine rıza göstermesinin en somut tezahürüdür.  Kavramların içinin boşaltıldığı, iletişimin yerini çatışmanın aldığı ve kötülüğün soyut düşmanlara fatura edildiği bu vasatta eylemler ahlaki ve hukuki niteliklerine göre değil, failin ve mağdurun kimliğine göre tartılmaktadır. Menfaat birlikteliklerinin sağladığı konfor alanı ile “bizden olanın kötülüğünü” meşrulaştıran ahlaki çifte standart birleştiğinde, toplum hem eleştirel reflekslerini hem de ortak bir zemininde buluşma kabiliyetini kaybeder. Böylece inşa edilen bu tepkisizlik hali, gücün tek merkezde toplanmasını beslerken; otoriterleşme de itiraz kanallarını bütünüyle boğarak toplumsal uyuşmayı kalıcı hale dönüştürür.