Picture of Necmettin Evci
Necmettin Evci

Şu Sıralar Neler Okuyorsunuz Diye Sorun

A+ A-

Karşılaştığınız, tanıştığınız, tanıştırıldığınız kişilere ne okuduklarını sormayı ihmal etmeyin.Bunda alınacak, utanacak bir şey yok. Arzuladığınız cevabı almasanız bile bunun birçok yararı, güzelliği var. Evvelâ okumak söz konusu olunca doğal olarak meselenin orta yerine bilgi, düşünce, sanat yerleşiyor. En azından gündelik gel geç amaçların, mevki makam gibi basit, çoğu kişilerde bayağılaşan meselelere bir bariyer çekiyor bu soru.

Neler okuyorsunuz?

Ayıp değil, günah değil; insanlara nelere odaklandıklarını, yoğunlaştıklarını; bizlere ne anlatacaklarını, hangi konu etrafında tartışabileceklerini soruyorsunuz. Bunun yanında örtük veya gizli hem muhabbetin içeriğine hem zeminine ilişkin bir niyet izhar ediyorsunuz. Mümkünse bağlamı belirsiz, dayanakları keyfi, gelişigüzel konuşmalarla sözü telef etmeyelim diyorsunuz. İsterseniz sözü ziyan etmek, israf etmek veya heba etmek gibi ifadeleri de seçebilirsiniz. Neler okuduğunu sorduğunuz kişiyi kendiliğinden kitabi bir düzleme sevk ediyorsunuz. Kitabî olmak hakikat üzere, doğruyu doğru usulle muhavere etmek anlamına gelmez elbette. Ne ki söylenecek sözde bir iç denetimi, öz denetimi gerekli kılar. Bu da söz sorumluluğuna, konuşma adabına bir disiplin hududu çizer.

Muhatabınız da sualinizden memnun kalırsa o zaman başlar koyu, sıcak bir muhabbet. İnsanın şu ya da bu alanda okuması önemli olmakla birlikte, bilginin, düşünmenin vazgeçilmez şartı değildir. Önemli olan anlam arayışını belli bir disiplin ve güzergâhta sürdürmektir. O sebeple ben Dostoyevski’yi okuyanı da, Muhammed İkbal’i, Sadi’yi, Baudelaire’i, Mevlana’yı, Sartre’ı okuyanı da severim. Yeter ki insan samimi duygularla öğrenmek, fark etmek istesin. Önemli olan hayata ve varlığa bir disiplinin usul ve mantığı ile bakabilmektir. Bilgi, usul ve mantık insanı anlama odaklı düşünmeye sevk eder. Hem sonra bu bilgi ve disiplinler konuşmanın büyülü etkisiyle buluşur, birleşir, kaynaşırlarsa ortaya göz kamaştırıcı muazzam zenginlikler çıkar. Karşılıklı beslenmeler olur. Beslendikçe genişleriz, Ufkumuz açılır. O nedenle insanlara sıklıkla şu sıralar neler okuyorsunuz diye sorun. Bu bir alışkanlık olsun. Dahası okuduklarınızı ve düşündüklerinizi konu edin.

Hadi doğrudan kitabın ortasından konuşayım. Bu hayırlara, güzelliklere vesile olan tutum, evvela insanı malayaniliklerden, alakasız çiğliklerden hatta görgüsüzlüklerden beri tutar. Yolumuzu hakikat aydınlatır. En azından yalandan bile olsa hakikati duyarlık merkezimize almanın ciddiyetini takınırız. Niçin mi böyle söyledim? Açıklayayım. Bir yerde bir vesileyle bulunuyor, buluşuyorsunuz. Birisi üstten üstten ahkâm kesiyor. Kimi kişilerde ayarı kaçıracak ölçüde oradakilere hakim olmak, kendini dinletmekten zevk almak gibi bir eğilim var. Bir yanıyla narsizmle açıklanabilecek bir durumdan söz ediyorum.  Kasıla kasıla ahkâm kesmesi, hakikatin sırrına vakıf olmasından değil. Kendince çok önem atfederek anlattığı şeylerin ne gündelik hayatta ne siyasette, ne kültür dünyasında öyle hatırı sayılır bir kıymetiharbiyesi de yok. Esasen sözüm ona genel müdürlük, müsteşar veya yardımcılığı görevindeyken yaşadıklarını anlatıyor. Anlattıkları zamanın da gündemin de çoktan gerisine düşmüş. Diğerlerine de büyüğe saygı babından dinlemek düşüyor. Anlattıkları üçüncü derecede bürokrat avunmaları. Yok şu meseleyi şöyle aşmışlar da, şu problemi böyle çözmüşler de, imzayı şöyle atmış da, toplantıda şunları söylemiş de, bir sürü lakırdı. Avunma, oyalanma, kendini kandırma; başka bir şey değil.

Ziyan edilmiş bir ömürden sonra önce günah çıkarmayı, ardından görevini yapmış olduğu izlenimi vererek manevî tatmini, en sonra da kendisinin ne vazgeçilmez önemde insan olduğunu ima ederek rahatlamayı amaçlayan ne boşboğazlıklara şahit belki ortak oluyoruz değil mi?

Geçenlerde yine böyle bir hadisat varit oldu. Ortalığın bir an sessizleşmesini fırsata çevirerek araya girdim. Tanıdığım arkadaşlardan başlayarak şu sıralar ne okuduklarını sordum. Arkadaşlarımdan birinin cevabı ayrıca beni memnun etti. ‘Abi’ dedi, ‘Geçen bana Şule Gürbüz’ün Kıyamet Emeklisi’ni tavsiye etmiştiniz. Onu okuyorum.” Memnun oldum. Roman ve yazarı üzerine bir iki laf ettikten sonra o üstten yağdıran adama döndüm. ‘Siz ne okuyorsunuz Beyefendi?’ Adam afalladı. Boşluğa düşmüş, daha doğrusu içine boşluk düşmüş gibi sessizleşti. Ne güzel geçmiş günleri yad ederken nereden çıktı şimdi bu? En az bir yarım yüzyıl var ki hiçbir şey okumadığını, okuyamadığını verdiği cevaplardan daha doğrusu eveleyip gevelemesinden, lafı dolandırıp durmasından anladım. Bir ömür kitaptan uzak ama idarî veya siyasî olarak yüksek yerlerde bulunmuş olmanın çelişkisi ve ne yapıp edip kendini haklı çıkarma çabasıyla ‘Bizim ömrümüz okumakla geçti’ dedi. Ne güzel dedim. En son ne okudunuz? Roman, şiir, tarih? Beyefendi dedi biz bir ömür, tüzükler, yasalar, kararnameler, genelgeler okuduk. Ben Müsteşarım. Vay be! İnsan böyle müsteşar olmaya sevinsin mi yerinsin mi? Orada bir arkadaş cılız bir sesle araya bile girdi. ‘Anlayamadım’ dedi, müsteşar olmak çok okumak, okumuş olmak demek mi? Veya müsteşarların edebiyat, felsefe gibi ıvır zıvırları okumaya ihtiyaçları yok mu demek istiyorsunuz? Doğrusu arkadaşın sesi kısık ama üslubu sertti. Adamcağızı üzdük galiba. Sayın müsteşar emeklisi başka tarafa bakarak bürokrasiden tevarüs etmiş olgunluğunu göstererek gerilime dönüşebilecek havayı yumuşattı yalan yok.

Her şeye rağmen bütün okuma biçimleri, okur türleri kabulümüzdür. Yeter ki Nurullah Ataç’ın imrendiği okur ve okuma biçimini esas almasın. Bu nasıl bir şey mi? Bakarsınız en yakın zamanda onu da konu ederiz.